Hafız İsmail Biçer – Hicr Suresi 86-87

86. Şüphesiz, Rabbin hakkıyla yaratanın (ve herşeyi) bilenin ta kendisidir.
87. Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve büyük Kur’an’ı verdik.

İsmail Biçer, İstanbul tilavet geleneğinin son temsilcilerinden biri olarak hem bu geleneğin etkisini bir süre daha devam etmesine olanak sağlamış hem de kendisine önemli bir isim kazandırmıştır.

Google VR Cardboard

webrazzi_vr_cardboard_770_s2Virtual Reality(sanal gerçeklik) son dönemde çok konuşulur oldu. Sebebi ise bence teknoloji olarak son kullanıcının erişebileceği düzeye gelmesidir. Hem teknoloji olarak hem de maddi olarak.

Peki nedir bu sanal gerçeklik derseniz; fiziksel olarak tecrübe edemeyeceğimiz şeyleri sanal olarak bize yaşatmaya odaklanmış bir konu. Düşünün arabayı servise götürüyorsunuz servis danışmanı araca baktığında kaputun altında hangi parçalar olduğunu hatta hangi parçanın arızalı olduğunu görüyor ve size durumu anlatıyor. Bunu fiziksel olarak yaşamak imkansız. Ya da marsı çok merak ediyorsunuz, uzaya giden astronotları vb. ama bunu ömrünüzde tecrübe etmeniz büyük ihtimalle imkansız. İşte tam da bu gibi konularda sanal gerçeklik bize bu tecrübeleri sanal da olsa yaşatıyor. Gözünüze bir gözlük takıyorsunuz ve marsın dağlarında,tepelerinde geziyorsunuz 🙂 Ne hoş değil mi?

Bunu yıllarca araştırdılar konuştular ve artık teknoloji bunu yaşamamıza imkan sağladı. Google bir karton , 2 lens ve bir mıknatıstan oluşan bir tasarım yaptı ve adına da VR Cardboard dedi.  Düşününce teknoloji diyoruz, yıllardır uğraşıldı diyoruz teknoloji bunun neresinde bir karton ve 2 lens ile bu nasıl oluyor diyebilirsiniz. Bu, işin birinci parçası. Diğer parçası ise gyro(jiroskop) sensörü olan akıllı telefonunuzun olması. Böyle bir telefona sahipseniz android için youtube size vr videoları oynatabiliyor. Artık VR Cardboard’ın önüne cihazınızı koyup pariste eyfel kulesinin dibinde dolaşabilirsiniz 🙂

VR Cardboard’ı internette araştırarak kendiniz de yapabilirsiniz. Eğer yapılmışını alayım derseniz birçok yerde 20-30 TL ye satılıyor.

Bende internetten vr cardboard alarak bunu denedim. Kendi telefonum Samsung Galaxy S3. S3’ün NFC adaptörü şarj soketinin yanında olduğu için deneyemedim. Ama iphone 5s cihazda çalıtırabildik. Store’dan Google’ın Cardboard uygulamasını indirip deneyime başladık. Bunun yanında birkaç farklı uygulamayı da deneme fırsatım oldu. Fakat görünüyor ki VR’a uygun pek uygulama yok. Yine de bu tecrübeyi yaşamak, VR’ın ne olduğunu anlamak için denenebilir. Cardboard için beklentiniz çok yüksek olmasın derim 🙂 Ama youtube’daki vr videoları izlemek güzel oluyor.

Google VR’ı herkesin kolayca tecrübe edebileceği noktaya getirdi. Google’ın yanında birçok firma bu VR gözlükleri üretmeye başladı, hatta facebook bile bu işe girdi. Sony gibi oyun konsolu üreticileri de tabiki oyun sektörü için bunun kullanmak için uğraşıyorlar. Oyunseverler VR gözlükleri kesinlikle çok sevecek 🙂 Nindento firmasının başlattığı fiziksel olarak oyun oynama akımı artık bu gözlüklerle çok daha muhteşem tecrübeler sunan bir hale geliyor. Savaş oyununu monitörden değilde atlayıp zıplayarak oynadığınızı düşünün hatta arkadaşlarınızla bir araya gelip farklı karakterlere sahip bir takım oluşturarak düşmana karşı savaşıyorsunuz harika olur bence 🙂

Nedir Docker?

dockerKısaca ifade etmek gerekirse sanallaştırma konusunda en temelde olan kaynak kullanımına optimizasyon sağlayan bir araç olarak nitelenebilir. Bunu nasıl yapıyor derseniz; VMWare,VirtualBox vb. gibi araçların çalışma mantığı şöyledir; fiziksel host makinenin kaynaklarını belirtilen ölçülerde kullanarak bir işletim sistemi çalıştırır. İşletim sisteminin de bir yazılım olduğundan belirli ölçülerde memory,cpu vb. kaynağına ihtiyaç duymaktadır. Bu da host makinenin kaynaklarını daha fazla tüketmeye sebep olmakta.

Docker ise şunu diyor; madem amaç ayrıştırılmış kaynaklar üzerinde bir/birkaç uygulamayı yalıtılmış olarak çalışırtırmak ise, bunu ayrıca bir işletim sistemi olmadan da yapabiliriz. Ve dedikleri gibi de yapıyorlar. Docker ile host makine üzerinde uygulamalar birbirlerinden yalıtılmış şekilde çalışabiliyor hale geliyor. Bu sayede uygulamaları yalıtmak, farklı adresler,portlar vermek için ekstra bir işletim sistemi çalıştırmaya gerek kalmıyor. Ve böylece işletim sistemi çalıştırmak için gerekli olan kaynağı amacınıza yönelik kullanabilir hale geliyorsunuz. Aslında buraya kadar olan kısmı daha öncede farklı araçlar ile yapılabiliyordu. Bildiğim Solaris üzerindeki Zone’lar bunu sağlıyordu. Docker’in farkı ise buradan sonra başlıyor. Bu aşamaya kadar yaptığı, bu tarz özellikleri kolay kullanılabilir hale getirmesi.

Docker aslında bir uygulama sanallaştırma aracıdır dersem yanlış olmaz sanırım. Unix/linux sistemler için tasarlanmış, fakat windows üzerinde de kullanabiliyorsunuz. Docker daha önce bu tarz işler için geliştirilen uygulamalar bir araya getirilerek oluşturulmuştur.

Tek yaptığı bu değil tabiki. Başka neler yapabiliyor; sanallaştırmak istediğiniz uygulamalar için configürasyonlar oluşturuyorsunuz(uygulamayı şuradan yükle, bu parametreleri kopyala, şu port ile çalıştır vb.). Bu konfigürasyon dosyalarının build edilmiş haline image deniyor. Image’lar üzerinde değişiklik yapıp değişiklikleri yönetebiliyorsunuz. Bu source versioning aracı olan git’e benziyor. Sonra bu image’ları dockerhub denilen bir repositorye yükleyip herkesin erişip kullanabileceği hale getirebiliyorsunuz. İsterseniz ücretli bir hesap ile dockerhub üzerinde private repolar oluşturabilirsiniz. Oluşturulan bu imajlar her sistemde çalışabilir nitelikte oluyor, bu paket eksik bunun versiyonu farklı gibi sorunları bertaraf ediyor. Geliştirme ortamında çalışan uygulamanın test ve production ortamında da çalışacağını garanti ediyor.

Sonrasında oluşturulan bu imajları container denilen, uygulamaları yalıtabilen sanal ortamlar üzerinde çalıştırıyor. Dockerhub’a yüklediğiniz imajı çalıştırmak için yapmanız gereken docker ortamına pull etmek ve çalıştırmaktır.

Docker için edindiğim izlenimleri yalın bir şekilde paylaşmak istedim 😉 Teknik olarak bu anlattıklarımın nasıl yapıldığına dair ayrıntıları paylaşmaya çalışacağım.

Kişisel Tarih

Bilinen dünya yaşına oranla kendi ömrümüzü kıyasladığımızda ne kadar küçük olduğunu görüyorum. Çölde bir kum tanesi ya da daha da küçük. Bundan dolayı kısacık ömür deniyor olmalı.

Küçükken filmlerde gizli yerlerden bir defter çıkar ve birisinin günlüğü olduğu anlaşılır ve merakla geçmişte yaşanan mutluluklar, hüzünler, hayatlar vb. anlatılırdı. Hep hoşuma gitmiştir 🙂 Hatta bir dönem benim de günlük tutmuşluğum var. Uzun zamandır bakmadım, hatırlamışken bulabilirsem bir göz atayım 😉 Kaç kişi bu gayreti gösterip bir günlük tutmuştur ya da bu tutulan günlükler kaç kişinin hayatında etkiler yaratmıştır, ne kadar etkisi olmuştur acaba diye merak etmiyor değilim. Bu kişisel tarihimiz oluyor bakınca.

Bu kısacık ömürde unuttuğumuz o kadar anı var ki bence geri dönüp bir bakın, belki hatırlarsınız 🙂 Bir döneme odaklanmayınca hatırlamak o kadar zor ki, hatırlamak için birilerine ihtiyaç duyabilirsiniz. O kadar zor. Unutup geçiyoruz yaşadıklarımızı, belki de unutmalıyız.

Kişisel tarih önceleri günlüklerle olabilirdi ancak, eğer on binleri etkileyen biri değilseniz kimse sizin tarihinizi oturup yazmaz. Dönüp günümüze baktığımda hayatımızda sosyal medya diye bir olgu çıktı. Sosyal medyaya nasıl bakarsak öyle şekilleniyor. Sosyal medya ile ; kendimizi ifade ediyoruz, arkadaş buluyoruz, reklam yapıyoruz, ilişkili olduğumuz kişileri takip ediyoruz, bireysel küçük şirketler olabiliyoruz böyle bir sürü şey yapabiliyoruz. Aslında en temelde kişisel tarihimizi oluşturuyoruz. Farkında olmadan bir geçmiş loglaması yapıyoruz. Kullandığımız sosyal medya uygulamaları da bunu bize ifade etmeye çalışıyor aslında; 2 yıl önce bununla bunu yaptınız, 8 yıl önce bununla arkadaş oldunuz vb. Adını koymasak da bu böyle.

Artık gizli yerlerden çıkan günlük defterleri kısmen de olsa herkesin erişebileceği nitelikte oldu. Bazen görüyoruz ki insanlar doğmamış çocuklarını bile bu ortamlarda var ediyorlar. 🙂 ne kadar garip değil mi doğmadan önceki kişisel tarihiniz bile yazılmaya başlanıyor. Benim küçüklüğüme dair o kadar az fotoğrafım var ki buna üzülüyorum, keşke daha fazla belge bilgi olabilseydi.

Günümüz hayalleri ve prototiplerine bakınca gelecekte bu ortamlar nasıl olur acaba? Giyilebilir teknolojiler hayatımızı nasıl etkileyecek? Gözümüze taktığımız bir lens ile uzakta olan bir arkadaşımızla yanımızda oturuyormuş gibi sohbet edebilecek miyiz, ya da mutsuz olduğumuzda uzaklardaki sevdiğimize sadece hislerimizi ileterek bunu ifade edebilecek miyiz. Belki sosyal medya evrimleşerek karşımıza “online hayat” diye bir yaşam biçimini çıkaracak, hiçbir şeye dokunmadan duygularımızı, tattığımız lezzetleri vb. yaşadığımız hemen herşeyi arkadaşlarımız ile birlikte yaşayabileceğiz.

Bunlar olur mu bilmiyorum ama yakın gelecekte çok daha online olacağımız kesin görünüyor.

 

International Space Station

Uluslararası Uzay İstasyonu, alçak Dünya yörüngesine yerleştirilmiş bir uzay üssü, başka bir tabirle üzerinde yaşanabilen yapay bir uydudur.Vikipedi
Azami hız: 27.600 km/sa
Fırlatma tarihi: 20 Kasım 1998
Maliyet: 150 milyar USD

 

Uzay araştırmalarına karşı son zamanlarda hayranlığım arttı. Çeşitli kaynaklarda detaylı olmasada başlıklar halinde neler yapıldığını takip etmeye çalışıyorum. Dünyanın birçok yeri ve ülkemiz şartlarına bakarak yapılanları gördükçe hayretler içerisinde kalıyorum. Uluslararası Uzay İstasyonu(ISS) 1998 yılında hayata geçmiş bir proje, yaklaşık 18 yıl olmuş. İşin altındaki fikre bakınca (farklı alanlarda deneyler yapmak, geliştirdikleri uzay gereçlerini test etmek, ay ve marsa kolay gidip gelmek…) ilmen/fikren çok farklı yerlerde olduklarını anlıyorum.

Bunlara bakıp düşünmeden de edemiyorum, bu adamlar nasıl bu aşamaya geldiler? Neden biz hala düşünemez, üretemez durumdayız? vb.

Belki de geleneklerimizden kaynaklanıyor. Bazı atalarımız demiş ya “Kervan yolda düzülür.” diye. Yoksa hep böyle kalmamızın sebebi “başlayalım gerisini sonra bakarız” sözü mü 🙂

Bu mantık dolaylı ya da doğrudan hayatımızı şekillendirir olmuş. Üretmek, keşfetmek anladığım kadarıyla sadece gizli odalarda sıradışı şeylerle uğraşan insanlara ait özellikler değil. Kaliteli işler ortaya koymak birikimle, eleştirmekle, iyileştirmekle daha kolay olur diye düşünüyorum. Ama baktığımda hep aynı işleri aynı yöntemlerle yapıyoruz. Çoğu zaman şunu düşünmemişiz acaba bu yaptığım şey daha kolay ve faydalı yapılabilir mi?

Acaba bizim değişememizin sebebi “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz.” sözünün anlattıklarından mı kaynaklanıyor. Acaba verinin ,ortamların, sistemlerin bu kadar büyüdüğü, yerel kavramının neredeyse yok olduğu bir ortamda kaybolduk bunun farkında değil miyiz. Şunun kararını vermemiz gerekli , “Arkadaşım bu iki karpuzdan bunu sen taşı diğerini ben”.

Belkide sorunların kaynaklarını bulup çözmek yerine sürekli sorunları çözmek ya da çözermiş gibi yapmak bizi başarısız yapıyor. Ama başarısız olduğumuzun bile farkında değiliz çoğu zaman.

İyilikler 😉